• Sal. Kas 29th, 2022

Devletlerin alet çantaları ve Doğu Türkistan’ın geleceği

Byadmin

Eki 16, 2022

Devletlerin bir amacı vardır; varlığını bir sonraki nesle aktarmak. Devletler böylelikle kendi kendisini yaşatmak ve kendi hikayesinin içini dolduran kültürü sonraki kuşaklara o devlet organizasyonu ile aktararak halkının gönencini korumayı başarırlar yada başaramazlar. 

İyi bir iktisat kültürü korumanın birinci şartı değildir sadece uzun solukta kültürün sahibi olan milletin çevre ülkelere göç etmesi sonucu bir kültür kimi zaman toplu halde çevre ülkelerde dejenere olur, erir. Kısmen yada tamamen bu yaşanır.

Tarıma elverişli bir toprağın üstünde yer almış olduğu anakaya üstünde her yüz senede 1 santimetre geliştiği benzer biçimde, kültür de aynı şekilde vatanı üstünde gelişir; yüzyılda, bin yılda, beş bin yılda kökleşir, derinleşir.

On yılda, yirmi yılda bile oluşmuş ya da değişmiş kültürler vardır. Örnek olarak arabesk kültürler kısa sürede oluşur ve bu ayrı bir mevzudur.

Fakat ekonomik enerjisini ve siyasal birliğini, toplumsal refahını kuvvetli tutamayan bir cemiyet, kültürünü de koruyamaz ve dilini, harsını, hiçbir şeyini koruyamadan erir, gider.

Bir insan yaşamını oluşturan kısacık bir zamanda bir milletin, bir toplumun hepten eriyip yok bulunduğunu pek görmezsiniz.

Sadece tarihte kimi devletler ve halkları kültürlerini koruyacak müesseselere haiz olamadığı için yok olmuşlardır.

Milletlerin yok oluşu da zamanı süreçte oldukça uzun bir vakit aralığında gerçekleşir. Günümüzde Kuzeybatı Afrika’da “Kabiliye” bölgesinin “Kabil” denen kıyı Berberilerinin açık tenlerinin Vandallardan kalmış olduğu benzer biçimde…

Afrika’daki tüm Berberilerin Vandal genlerine haiz olan tek kısmı burada yaşamaktadır.

Peki, Vandallar kimdir? Bir zamanlar tüm Avrupa’yı yağmalamış bir Cermen milleti…

İşte onlar da bir süre sonrasında enerjisini yitirmiş ve Avrupa’da yenilen Vandalların kaçtığı bu bölge, onların geri kalanının da eridiği yer olmuştu.

Aslına bakarsanız kültürlerini yaşatacak okul ve benzeri kurumlara asla haiz olamadıklarından ve şehirleşme becerileri de olmadığından geriye ne dilleri kaldı ne de yazdıkları doğru dürüst bir yapıt.

Vandal dili hakkında bilinenler bile birkaç sayfayı geçmemektedir. Buna karşın Endülüs denen topraklara adını verdikleri düşünülür bu milletin.

Tarihte Alman milletinin atalarından önde gelen sadece onlarla akraba en barbar toplumdur. Bizans İmparatoru 1. Jüstinyen’e yenilerek Şimal Afrika’ya firar etmiş ve orada yok olup gitmişlerdir.

Berberilerin alfabesi olmasına ve belli bir yazılı kültürleri olmasına karşın Vandallarda bu da gelişmemişti ve en sonunda Berberilerin içinde kayboldular.

Bölgedeki Berberilerde bilhassa Cezayir ve Tunus kolundaki sarışınlık yada beyaz tenliliğin onlardan kalmış olduğu düşünülür.

Yağmacılık ve barbarlıkla geçinen bu kavim, bir benzetme meydana getirecek olursak, Avrupa’nın Moğolları gibiydi diyebiliriz.

Moğolların da kuvvetli bir kültürleri ve eğitim sistemi olmadığından o güç zaman içinde son olarak kaldıkları yerlerde erimiştir.

Anadolu’nun mühim geçitlerini tutan Moğol komutanlarının adları günümüze dek gelebilmiştir. Örnek olarak Sertavul geçidi, burayı tutan Moğol komutanından adını alır.

Kuvvetli Türk kültürü, mahalli Bizans kültüründen ve Fars kültüründen mimari açıdan etkilenmiş fakat onu kat be kat aşarak kendi ekolünü meydana getirmiştir.

Sadece Moğollar, güneydeki kolu Anadolu’da İlhanlı devleti halinde eriyerek Türkleşmiş, kuzeydeki kolun büyük kısmı ise Tatarların içinde erimiş hatta Tatarlaşmıştır. Tatarları, Türkler ve Moğolların kreolü bir millet benzer biçimde gören uzmanlar da vardır.

Bir kısım Moğol kabileleri de Çerkesler içinde erimiştir ve Kabartey (Kabardin) çerkeslerinde görülen çekik gözlülük ağırlıklı olarak buna bağlanır.

Buna karşın Kalmukya benzer biçimde ana ulaşım yollarının sapa ve çorak bozkırlarında kalan kimi Moğollar, hiçbir millete dönüşmeden kalabilmişlerdir.

Özetle bu milletler, kültürlerini iyi mi yaşatmaları icap ettiğini bilmeyen, kuvvetli zamanda at devam eden, kılıç sallayan, güç kesilip atlar yorulduğu, düşman kılıcı güçlendiğinde yok olan tabiata sahiplerdi.

Gücüne güvenenin yok olup gitmesine en güzel örnek, bu ikisidir. Sanmayın ki Moğolistan denen devlet kendisini bu günlere başarıyla taşıdı.

Rusya’nın Çin ile arada bir tampon devlet ihtiyacı olarak kurgulanmış ve yaratılmış bir ülkedir günümüz Moğolistan’ı ve iyi ki de var.

Güneydeki Çin Moğolistan’ı ise hızla dejenere olmaktadır… Oradaki Moğollar Moğolistan’dakilerin misli misli fazlasıdır.

Peki ya Türkler? Nerede hata yaptık da en çağdaş Türk ülkesi, çağdaş kelimesine adını veren Uygur ülkesi bu kadar fena hale düştü? Hep mi böyleydi? Geçti mi tren? 

Gelin ufaktan bunu çözümleme edelim.

Sevgili dostlar. Doğu Türkistan ya da Çin’in taktığı ad ile Şinçiang (Yeni sınır) istesek de istemesek de Çin’in bir parçası.

Hiçbir Jeopolitik ve Neopolitik varsayım ve gelecek projeksiyonu, Doğu Türkistan’ın bağımsızlığını öngörmez.

Geleceğe gerçekçi bakan asla kimse ve hiçbir araştırmacı da Doğu Türkistan’ın bağımsızlığında bir umut bulunduğunu söylemesi imkansız.

Bunu söylemek için Çin’in bugün en büyük naturel kaynaklarını temin etmiş olduğu ve üretiminin devamı için sıkı sıkıya yapıştığı bu toprakları vazgeçilebilir gördüğüne inanmanız gerekir. 

Doğu Türkistan, bilhassa 2. Doğu Türkistan hükumeti, Rusların desteğiyle bağımsızlığına kavuştuğunda Rusya’ya oynamamakla kaybetmişti.

İki güç okyanusunun ortasında bir adacıksanız mutlak birinin karasularına girersiniz. Bu okyanusun büyük olanı Çin’di ve Doğu Türkistan, bağımsızlığını pek zayıf bir direniş göstererek yitirdi.

Başlarında Sufi komutanlar olan Çin Müslümanu Hui orduları Doğu Türkistan’ı Çin’e tekrar ayrılmamak suretiyle bağlayacaklardı.

Komünizmin yıkıldığı Sovyetler’de adeta bir küvözde bakılmış ve üniversiteye dek eğitim görmüşçesine yüksek bir donanımla çıkan ve nüfusunu artırmayı başaran Türk devletlerinin aksine Doğu Türkistan bu şansa asla haiz olamadı.

Nüfusu pek azca artabildi ve artan kısım da Çin otoritelerince gizlenmekte.

Çin, Doğu Türkistan’a karşı hep mi acımasızdı?

Hepten acımasız değildi elbet. Aslına bakarsak vaka, acıyıp acımamak değil, sınırların içinde asayişi bozacak bir kitleyi barışık tutmak ya da barışık olmuyorlarsa hepten defterini dürmenin meselesidir.

Çin, ülkesinin bu kısmını, yer altı kaynaklarıyla değil, yerin üstündeki halkla beraber kazanmaya fazlaca çalıştı.

Sadece Türklüğün haklı olarak boyunduruk kabul etmemesi özelliği, ABD’de ve Japonya’da yaşayan Doğu Türkistanlı kukla akıl hocalarının kışkırtmalarıyla birleşince Doğu Türkistan Türklerinin 2000’lerin başına dek mevcud kültürel kurumlarına da ateşi düşürdü.

Çin, tüm Doğu Türkistan Türklerine adeta ilkin gizli saklı ve örtülü yapmış olduğu savaşı bu kez açıktan halletmeye başladı. 

11 Eylül’den sonraki dönemde bir ara Doğu Türkistan ve Uyguristan kelimelerine dair yasak bile kaldırılmışken Çin artık kültürü, ırkı ile tüm milleti toptan silmek için harekete geçti.

Bayanların topluca kısırlaştırılmalarından tutun, evlatların ailelerinden alınıp Çinli çocuklarla beraber kreşten itibaren sıfır Türkçe ile okutulmalarına dek Çin’in başlatmış olduğu şeyin bilimde tek bir adı vardır ona da Etnosid denir.

Peki, ne yapılabilirdi? 

Söyleyeceğim şey ezberinizi bozabilir fakat Doğu Türkistan için yapılması ihtiyaç duyulan tek bir şey vardı.

ABD Uygurlar için insan hakları mı diyordu? İnsan haklarımız sonuna kadar temin edilmektedir. Tavsiyeye gereksinim yok denmeli idi.

ABD bağımsızlık mı diyordu? Çin ile birlik denmeliydi. ABD Uygurlara zulüm mü var diyordu? Biz Çin içinde memnunuz demelilerdi.

Zulüm bu aşama şiddetli değilken bile ABD’deki kimi beslemelerin sesi emin olun fazlaca çıkıyordu. Ne oluyordu peki Doğu Türkistan’da?

Urumçi ve Kaşgar benzer biçimde şehirlere Çinliler yerleştiriliyor, buralarda Çin etnisitesi artırılmaya çalışılıyordu.

Bilhassa Urumçi’de başarılan şey korkunçtur. Tüm kent Çinlileştirilmiş ve Türkler burada azınlık bir aborijin halk haline getirilmiştir. Kaşgar da kısa sürede Urumçi’nin kaderini paylaşacak benzer biçimde.

Bu denli pervasız bir kuvvete, kum benzer biçimde nüfusa karşı yapmak ihtiyaç duyulan tek şey, kurtuluşun ilk aşaması olan “nüfusunu ve kültürünü korumak için sen olarak kalabilmendir.”

Averaj bir Çinliden daha da Çin devletine bağlı olup, Çin’in fanatiği olmaktı yapılması ihtiyaç duyulan. Mavi Gök bayrağı kalplerde yaşatıp, kızıl bayrağa evde tükürmek, dışarıda öpmekti. Evet, bu şekilde yapmaktı.

Millet-i güvenli dediğimiz, yetki verip Lübnan’a paşa yaptığımız, Saraya tercüman, yurtdışına elçi yaptığımız fakat devlet ilk enerjisini kaybettiğinde Taşnak ve Hınçak örgütleri ile bayrak açanların yapmış olduğu benzer biçimde.

Uygurlara bir işbirlikçi lazımdı.

Evet, farkındayım. “Bu adam Perinçekçi mi oldu?” diyorsunuz. Şahsen pek hoşlanmam kendisinden. Ne kendisi ne de avanesinden haz etmem sadece nev-i şahsına münhasır bu insanın kullanılması ihtiyaç duyulan bir ihtimal tek nokta buydu. Çincilik.

Doğu Türkistan mevzusunda Türkiye, Doğu Türkistan’ın Çin’in olmazsa olmaz bir parçası bulunduğunu ve bunun için Doğu Türkistanlı Uygur (aslen azca da Kazak yaşıyor bölgede) Türkleri ile toplantılar yapmalı ve bunu onlar öğretmeli ve benimsetmeliydi.

Çin, kendisi için oldukça kullanışlı ve devlete sadık bu topluluğun üstündeki baskıyı azaltabilir ve en azından Doğu Türkistanlı Türkler ya da yaygın adları ile Uygurlar, nüfuslarını koruyabilir, şehirlerinde, kültürleri ve aile yaşantıları ile kendi toprakları üstünde hür olmasa da “kendi dilleri ve kültürleri” ile kalabilirlerdi.

Analar birer kedi benzer biçimde kısırlaştırma odalarına alınmaz, babalar 5 santimlik hortumlarla dövülmez, toplama kamplarında hayaları kerpetenle ezilmez, çocuklar anasız babasız Çin kreşlerinde büyümek zorunda kalmazdı.

Nüfusunu ve kültürünü korudukça, tekkeyi bekliyorsundur anlamına gelir. Tekkeyi bekleyen de çorbayı içer! Bu böyledir.

Şimdi maalesef ortada bir Uygur nüfusu kalmayacak ve bu korkulu bir şey. Bitti artık Doğu Türkistan hikayesi. Nitekim Çin’in şu anda görünen politikaları gösteriyor ki şimdilerde çocuk olan Uygur Türkleri, 2040 yılına dek sıfır Türkçe bilgisine haiz mankurtlaşmış birer Çinli olacaklar. 

“Bilincinde mısınız ABD yapımı bir gazlama ile kardeşlerimizi iyi mi bir kazığa oturttuğumuzun?
Sen Uygurlara dejenere olmayı mı layık görüyorsun?”
diyen olabilir.

Ben onlara yaşamayı layık görüyorum. Asimilasyona direnmek için topraklarında kendileri benzer biçimde kalıp Çin’in sağlamış olduğu kültürel kurumlardan istifade edebilirlerdi.

Hem bir bölgesel parlamentoları vardı hem de kendi dillerinde TV kanalları. Bu şekilde o nüfusu 50 milyona, 100 milyona taşımaları mümkündü.

Şimdilerde Çin resmi rakamlarına nazaran 13 milyon, gerçekte ise 30 milyonluk bir halkın köküne kibrit suyu dökülmekte. Bu hikayenin bu şekilde bitmemesi lazımdı oysa.

İçlerinden Kukla Çeçen önder Ramazan Kadirov benzer biçimde bir hain çıkmalı ve tüm küfürleri hak edecek kadar, hatta meşhur Asyalı düşünür “Do-gu Pi-ring-çeng’den” bile daha çok Çin şakşakçılığı yapacaktı.

Uygurların bu şekilde bir lideri çıkmalı (aslen tek tük vardı) ve o önder Türkiye’ye çağrı edilip devlet kademesinde onurlandırılmalı idi. Çin ile bağları tesis etmeli, güçlendirmeli idi.

Tüm küfürleri bir paratoner benzer biçimde toplayıp halkını toplama kamplarına gitmeyecekleri bir geleceğe taşımalı idi. Bir ihtimal Celaleddin Rumi benzer biçimde Moğollarla dans edip, otorite önünde diz çöküp, Türklerin kalanının da katliamlarla yok olması engellenecekti.

Görüyorsunuz Çeçenistan’ı.

90’larda kısa devam eden bağımsızlığı ve Rahmetli Cohar Dudayev’in kurduğu kırılgan dengeler ülkesi, onun şehadeti ile yarıda kalmıştı. Arkasından başa gelenlerin radikalliğini ve kabına sığmazlığını dizginleyemediği Şamil Basayev ve ABD destekli Arap cihatçıların gelmesi ile Çeçenistan rezalet bir yola girdi.

Bir ihtimal azca daha günümüz Doğu Türkistan’ı benzer biçimde olacaktı. İslamcı nostaljiklerin sayfalarında onurlandırmaya doyamadığı Hattab, Velid, Hafs, Muhanned ve el Kürdi gibileri düz ve politika bilmez cihatçı dar kafaları ile Çeçenistan’ın savaşına katılıp o savaşı trollemek ve kafa kesme videolarıyla kirletmekle kalmadı, komşu Dağıstan’a da hücum etti.

Sonrasında Rusya’da Putin iktidarı hepsini ezdi ve geçti. Fakat o arada oldukça kullanışlı bir hain olan Ahmed Kadirov (Şimdiki Çeçen diktatörün babası) çıktı ve Çeçenistan’ı Rusya’nın politikalarına ve doğal ki sınırlarına entegre etti.

Dudayev’in de şehit edilmesinde esasen onun parmağı bulunduğunu biliyoruz. Burada kim haklı kim haksız kavgasını yapmıyoruz.

Realite doğrultusunda oyunu en gerçek, en gerçekçi ve güç aritmetiğinin bilincinde olarak oynamaktan bahsediyoruz.

Hain biri sövgü yer, tarihe hain diye geçer fakat ihmal etmeyin, güç aritmetiğinde sayıca azca ve kuvvetsiz olana yüzyıl kazandırır ve o kültürün ve nüfusun “biz” olarak bir sonraki aşıra taşınmasında adını yazdırır.

Şüphesiz bir kahraman olan fakat devrin siyasal dengelerini kavramaktan fazlaca uzak olan rahmetli Şamil Basayev gerçek manada yürekli bir savaşçıydı fakat bir o denli da düz mantık sahibi ve ileri görüşlülüğü sıfırdı.

Gerçi asil ruhuyla bağımsızlık için savaşan kahramanların bu özelliklerini söylemek ayıp karşılanabilir. Bunun farkındayım.

Ramazan Kadirov da şüphesiz hainin biri bunun da farkındayım. Fakat bu hain yüzünden Çeçenistan, Rusya’nın en müreffeh bölgelerinden biri.

Nüfusu harpte 300 bine düşen ve halkı yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalan acınası bir toplumdu Çeçenler… Düşünün. 100 bin benzer biçimde korkulu bir yitik veren bu halk, şu anda 1 milyon 400 binlik bir rakama ulaşmıştır. 

Ağustos 1999’da Çeçenistan’da yaşayan Çeçen ve Çeçen dışı toplulukların toplam sayısı 350 bindi. Bunların da yalnız 300 bini çeçendi ve bu insanların da bir çok hanım, çocuk ve yaşlılardan ibaretti.

Eğer bir hain çıkıp da ortaklaşa iş yapmasaydı, o çocuklar da İslamcı cihatçıların teşviki ile dağlara çekilecek ve soyu sürdürmek için 80’lik dedeler ve 20’lik, 30’luk dullar kalacaktı. Pek doğal ki bu iki grup da eşleşemeyecek ve halk yok olacaktı.

Ne oldu biliyor musunuz? Bir tek birkaç senede Çeçenler ülkelerine geri dönmeye başladı.

Bir tek 4 yıl geçti geçmedi ve harpte Rusya’nın öteki bölgelerinden kaçan 770 bin Çeçenistanlı, şaşırtıcı bir hızla ülkelerine döndü ve kısa sürede esasen fazlaca çocuk yapma kültürüne haiz bu insanoğlu, devletlerinde buldukları ve “Hain Kadirov rejiminin” sağlamış olduğu, Rusya’nın ise onları kazanmak için yağdırdığı imkanlardan yararlandılar.

Bu geri dönen 770 bin kişinin 550 bin kadarı Çeçendi ve geri kalan 220 bini de Rus. Ruslar Çeçenistan’da seviye sağlandığında bile daha geri dönmediler.

Bu da Çeçenistan’ın hanesine bir öteki kazanım oldu doğal olarak. Eskiden olmadığı kadar benzeşik bir ülkeleri oldu.

An itibarı ile Rusya’da Çeçenistan haricinde yaşayan Çeçen topluluk fazlaca azalmış durumda. Çeçenler, kendi ülkelerindeki iş imkanları ve kendi kültür bölgelerinde hayata devam etmenin avantajıyla Çeçenistan’a daha da bir bağlandı.

Toprağına daha bir tutundu. Her ne kadar Moskova’da halen 100 binin üstünde Çeçen yaşamaktaysa da Moskova’da Rusya Federasyonu’ndaki derhal her milletten birkaç bin insan yaşamaktadır esasen. 

Vaktiyle Seyfullah Türksoy’un, Kadirov’a güzellemeler dizdiği bir yazısını okuduğumda kendisine içimden sağlam verip veriştirmiştim. Doğal bu yazının geri planında Kadirov’un ne benzer biçimde teşvikleri oldu bilmiyorum.

Bir ihtimal asla olmamış da olabilir fakat bir halde Seyfullah Türksoy mükemmel bir iş başarmıştı.

Kadirov’u güzellemek, Çeçenlerin kültürlerinin devamı için gerekliydi. Siz Türkiye olarak İngiltere’de yaşayan ayrılıkçı Çeçen önder Ahmed Zakayev’i de destekleyebilirsiniz fakat Kadirov’u desteklemek, size hem Çeçen halkla arada ciddi bir köprü verecek hem de oralarla kontakt kanalını sıkı tutacaksınız.

Türkiye’nin o bölgede kurumlarıyla var olması adına bu hain, bizim için de kullanışlıdır.

Tapusu başka ülkede olan bir toprağın ayrılıkçısı ile değil işbirlikçisi ile iş yapabilirsiniz.

Demem odur ki düşmüş ülkelerin haini aslen gelecekteki kurtuluşun mimarlarıdır. Müstakil ülkelerin hainleri içinse fikrim sabittir.

Canları cehenneme! Bulgaristan’da iktidara eklemlenen 3. Parti olan DPS kısaca Hak ve Özgürlükler hareketinin lideri Ahmet Doğan da Bulgar hükumeti için kullanışlı bir aparat, bir alettir.

Bizim açımızdan da oradaki Türklerin iyi yada fena bir partisinin başındaki kişidir. Türkiye politikalarına ters biri olabilir fakat yaşadıkları ülke esasen Türkiye değil, Bulgaristan.

O nüfus orada kalmalı ve kurumlarla entegre olmalı. Bulgar devleti ile ortaklaşa iş meydana getiren Ahmet Doğan’ın Türklüğe hizmeti tartışılır sadece en azından ondan sonraki bir Türk liderden ümitvarız.

Doğal olarak geçen sürede o lideri bizlerden ilkin Bulgar derin devleti yetiştirip piyasaya sürmezse…

Geri dönelim Kadirov’a…

Çoğunuza acayip geliyordur Çeçen önder Kadirov’un Rusya için Ukrayna’daki harpte kendi insanını ölüme göndermesi ve Putin’e bağlılığı.

Dostlar şüpheniz olmasın en fazla bin kişiyi bilemediniz beş binini ölüme gönderiyor. Sadece gene şüpheniz olmasın, bu şekilde o halkı 10-20 yıl sonrasında 3 bir ihtimal 4 milyonluk bir rakama taşıyor olacak.

Rus’tan fazla Rusçu olan Kadirov’dan başka Çeçenistan’da meseleye bu şekilde yaklaşan 100 çeçen bulamazsınız. Kendisi rolüne kendisini de inandırmış şekilde son aşama sadık ve iyi de oynuyor o görevi sadece öteki yanda bacaları tüten ülkesinde işleyen kurumlar, analarının yanında büyüyen çocuklar var.

Uygurlar benzer biçimde toplama kamplarında değiller. Halkı Çeçenceyi unutmadan bunu bir üniversite dili olarak geliştiriyor, devlet televizyonlarında Çeçence yayınlar, onca Tv kanalı, gazete ve radyo etkinlik gösteriyor.

Çeçence kitaplar, çeçence mevlitler, ilahiler söyleniyor. Camiler, birbiri ardına dikiliyor, plazalar yükseliyor, gençlerin genç bedenleri Kafkasların soğuk çamuru üstüne düşüp kurtlar, parazitler yemiyor.

145 milyonluk Rusya’nın ezip geçeceği bir halk olarak diklenmiyor, 145 milyonun parçalanacağı güne dek “kendisi benzer biçimde kalabilen bir halk” olarak kendisini o küvözde semirtiyor.

Ramazan Kadirov, dar ölçekte bakmış olduğunuzda evet bir haindir sadece fotoğrafın büyük kısmını okursanız milletine en büyük hizmeti yapmakta.

Bunu rasyonel ve gerçekçi bir milliyetçi olarak söylüyorum. Şartlar uygun değilse ortaklaşa iş yaptığınız gücün size sağlamış olduğu imkanların en iyisine tutunmanız lazımdır.

Biliyor musunuz Kafkasya’da kalabilen Çerkezler ve Abazalar iyi mi kalabildi?

Abhazya’da günümüzde çoğunlukla Hristiyan Abhazlar ve azca da Müslüman Abaza mevcuttur.

Bu azca sayıda Müslüman Abazalar ile çoğunluk Hristiyan Abazaların tamamı Rusya ile ortaklaşa iş meydana getiren ve Osmanlı’ya doğal olarak olmayanlardı.

Milletin büyük kısmı, sonu sürgünle bitecek bir kumarı oynamış da olsa, azı da bir öteki gücün hizmetine girerek topraklarında kalmayı başarmıştır.

Sonuçta Abhazya’nın çoğunluk halkı Türkiye’ye gelip Abhazcayı şu son nesilde tamamen unutmuş fakat geride kalanlar ise topraklarında kalıp dilini korumuştur. 

Aynı durum Adige Özerk bölgesinde, Maykop’ta kalan Çerkesler ile Karaçay Çerkes bölgesindeki Çerkesler ve Kabardino Balkarya’daki Kabardinler’de de söz mevzusudur. İşbirliği yapmasalardı kalamazlardı dostlar.

Bunlar minör topluluklardır. Rusya benzer biçimde bir ülkeyi geçin Hollanda boyutunda bir ülke bile bunların içinden geçerdi. 

Günümüzde Türkiye’de yaşayan Çerkeslerin yüzde 2 kadarı Çerkes dilini konuşabiliyor. Bu %2 de 50 yaş ve üstüdür. Onlar da öldüğünde dil yok…

Fakat yalnız bu topraklarda yok olacak. Kafkasya’da kalmaya devam edecek. Etmesinin sebebi de budur. Dil, anavatanı, toprağı üstünde korunur.

Göç edenler, kültürünü bir bilemediniz iki, üç nesil korur. Dördüncü nesilde kalan kültür, Musevilik benzer biçimde kalır. Dili unutur, dine tutunur.

Geldiği ülkenin dini de kendininkiyle aynıysa geleneklere tutunur, gelenekse Çerkes tavuğu, adige peyniri ve Çerkes danslarına sıkışır kalır.

O zaman artık geriye yalnız folklorik bir topluluk kalmıştır.

Doğu Türkistan için korkarım bu bile kalmayacak.

Bu inatlaşma Türklüğün ana damarlarından, ağacın en asil kollarından birini çürümek suretiyle ana gövdeden fena kopardı.

Rabia Kadir gibilerinin hizmet etmiş olduğu akımda anlayamadığı şey tam olarak budur.

Bu yol, Doğu Türkistan Türklüğünü o şekilde bir çıkmaza götürdü ki artık geri dönüşü olmaksızın tüm bir Uygur toplumunu Çinlileştirmeye ant içmiş bir Çin var.

Bu Çin ile görüşme etmek için eldeki tek enstrüman ise adını andığımda beni istemsiz bir gülme tutan bir Çin sevicisi siyasetçi.

Bırakın oy vermek, uyuz köpeği bile vermem. O denli terstir bana. Fakat bir mevzuda hakkını vermek lazımdır, o da bu tür adamların bu biçim durumlarda lazım olduğudur.

Büyük ülkelerin alet çantaları, değişik fraksiyonlara haiz siyasal karakterleridir. Kimisi NATOCU, kimisi RUSÇU, kimisi de ÇİNCİ tiplerdir.

Durum ve şartlar hangisine yaklaşmayı gerektiriyorsa bunlardan biriyle o ülkeler içinde lüzumlu köprüleri oluşturursunuz.

Bir dönem Fetullahçıları ABD ile arada uygun bir vasıta, enstrüman olarak kullanma planı güden siyasetçiler daha sonraları bu enstrümanın aslen yalnız ABD’ye hizmet eden tek taraflı bir vasıta bulunduğunu zor ve fazlaca pahalı bir bedelle anlamıştı.

Tolkien’in romanındaki Sauron’un yüzüğü onu eline geçiren her insana bir “yönetme ihtirası” veriyor olsa da yüzük yalnız sahibine itaat ediyordu.

Cemaat de tam olarak böyleydi. Zira onu kollayıp gözeten ABD idi.

Çoğunuz fazla bilmez fakat şimdi size fazlaca değişik bir informasyon söyleyeceğim. 1990’larda Altunizade FEM’in en alt katında piposu ile gezen biri vardı.

Ona ayrılmış bir oda ve odasında da telefonu olan bu insanın Sedat Celasun paşa bulunduğunu söylerlerdi.

Darbelerin ABD ile kontakt merkezi olarak adı geçen Celasun Paşa’nın o binada ne aradığını bir ihtimal bilmiyorsunuzdur.

Ben de bilmiyorum fakat acaba diyorum cemaati ordudan korumuş olan ve gerektiği yerde ABD’li dostları arayan adam mıydı o? Yoksa orada ne işi vardı ki?

Kendisine müdürden daha çok, minimum 7-8 müdür maaşı verilerek orada tutulduğunu söylemişti cemaatin bir yetkilisi.

Bu adam için tanıdığım FETÖ gediklileri şunu söylerlerdi:

Hocaefendi’nin bir bilmiş olduğu vardı ki Celasun Paşa Altunizade FEM’de idi…

Tipik mide bulandırıcı cemaat ve tarikat lafıdır bu: “Efendi Hazretlerinin, Hoca efendinin bir bilmiş olduğu vardır.”

Ne acayip değil mi? Altunizade FEM’in üst katında hocaları kalıyor, alt katında ise Celasun Paşa’nın ofisi var. Asla anlayamamışımdır bunu. Fakat zaman içinde anlıyoruz doğal ki.

Boş bıraktığın tarlanı başkaları sürüyor bir halde… Boş bırakılan, denetim etmediğin, ettiğinde de eline yüzüne bulaştırdığın dini yaşamı, boş bıraktığın eğitim ortamını, dindarları almadığın kurumları geliyor birileri ele geçiriyor. Tarlanı bu şekilde sürüyorlar.

Gelelim Doğu Türkistan’a ve burayla da bitirelim.

Zannedersem Çinli düşünür Do-gu Pi-ring-çeng‘i parlatmak ihtiyaç duyulan tek noktayı da kaçırdık.

Şu anda onun bile toplama kamplarından alacağı tek şey, havadır. Hiçbir lafını ciddiye almasak da bu mevzuda desteklenmeli idi.

Bu biçim bir “Çinbirlikçi”, Doğu Türkistan’a konsolos yada Pekin’e büyükelçi yapılabilirdi. Makara kukara adamları büyükelçi yapmak kadar kolaydır bu.

Bunu da al gönder işte Pekin’e Sabah Mao güzellemesi yapar, öğlen Sun Yat Sen güzellemesi yapar günde 5 zaman Pekin’e döner, Rabbim Çin’in gölgesini üzerimizden noksan etmesin der Yulin festivalinde de iki köpek budu ısırır poz verirdi.

Fakat o bu tiyatroyu oynarken İstanbul ile Urumçi ve Kaşgar içinde THY seferleri yapılır, Çin’in gölgesinde güçlenen bir Doğu Türkistan nüfusu ile iletişimimizi koparmama olanağına da haiz olurduk.

Doğu Türkistan’dan TİKA ile talebe getirir, Türkiye’deki Üniversitelerde binlercesini yetiştirirdik.

Do-gu Pi-Ring-Çeng olsun Kadirov olsun bu liderlerin çevirilmiş olduğu tiyatroya bakmaz, altında semiren toplumlara dikkat edersek işte geleceği orada görürüz. Kişiler ölümlü, milletler kalıcıdır.

Vahdettin, devletinin yok oluşundan güvenli olduğu ve onun gücüne asla güvenmediği için teslimiyetçi ve kalanı korumacı bir refleksle oldukça yanlış işler yapmış oldu. Onun için en makul vasıta ise Damat Ferit hainiydi. Alet çantasının en kullanışlı adamı oydu. 

Fakat Anadolu’da büyüyen özgürlük ateşini sarayından görmekte fazlaca zorlandı. Görmediği benzer biçimde buna tavır aldı ve küçümsediği kıvılcım büyük bir bağımsızlık ateşi yaktığında ona da bir İngiliz zırhlısına binip kaçmak kalıyordu.

Öyleyse çağı okumak, eldeki alet çantasından doğru aleti seçebilmek ve vakti zamanı ulaştığında o alete de elveda diyerek devletinin kendi bin senelik ajandasına uygun hareket etmektir yapmak ihtiyaç duyulan.

Kurt benzer biçimde ol, saldıracağın günün vaktini bekle, zayıfken inine çekil ve düşmanını kısık gözlerle de olsa dikkatle fakat gerekirse yarım km geriden takip et, izini sür.

Sen zayıfsan düşmanın da zayıflayana dek bekle, o güne dek enerjini boşa harcama, semir, enerjisini tut. 

Mümkünse düşmanına yakın dur ve vakti sende saklı bir güne dek içinde mukaddes bir sır benzer biçimde tut diş geçireceğin günü unutma. Gün gelir, devran döner, kurt değil kurtlar toplanır, sürü şenlenir. Bugün zayıf olan, yarın güçlenir fakat o yarınlara kesinlikle ulaş.

Erkenden hareket etmek, zayıfken hem zaafını hem de maksadını açık etmektir. Biz sıcakkanlı bir milletiz. İstiyoruz ki bir insan ömründe görelim coğrafyanın düğününü.

Hayır, işte o şekilde olmuyor bu işler. Sıhhatli bir zafer için bir insan ömrünü aşan sabırlı bir politika gerekir. O siyaseti de birden fazla yüzlerce uygun “alet” ile çevirmelisiniz. Alet çantası bu yüzden önemlidir.

İnsan ömründe zafer görmek isteyenler, bir seçim döneminde ekonomiyi uçurmak isteyenler kadar gerçekçidir.

İyi ekonomiler de iyi politika de insan ömrüne değil, devletin ömrüne sığar ve bunu ise kurumlar denen insanların kolektif ömrü ve kurguladıkları devamlılık ar zeden sistemli yapılar başarır.

Fakat dikkat edin ki sahaya sürdüğünüz o kullanışlı gördüğünüz alet, başkalarına alet olmasın.

Orta Asya’ya “önden giden atlılar” mavraları ile gönderilen Nur’cu/FETÖ’cü (benim için aynı şey) avellerin sinir bozucu mavralarını dinledik senelerce.

Medyaları, kolejleri, sözde akademisyenleri ile… Şimdi ise onları destekleyen ABD çıkarları, burnumuzun dibindeki adaları silahlandırır oldu.

Önden giden o atlıları nedense milletin üstüne sürülen atlarda görüyor olduk artık.

Zira at da başkasının tarlasında otlamış, süvarisi de başkasının konağında kahyalık yapmış.

Dilini konuşan herkesi senden sanma. Dil aldatıcıdır. İnsanın en aldatıcı organı. Tarihte nice tatlı dilli kimseler vardır ki milletlere yüzyıl kaybettirmiştir. Hitler, Mussolini bunlardandır.

Celaleddin-i Rumi de böyleydi. Mükemmel bir şairdi ve Moğollarla ortaklaşa iş yaparak devrin işbirlikçi sufi önderi olmuştu.

Moğollara isyan eden Türkmenleri “eşkıya” benzer biçimde görmüş olduğu için evladı Alaeddin’in cenazesini kıldırmamıştı.

Zira İslam’da yalnız eşkıyanın cenazesi kılınmazdı. Bir ihtimal fırsatçılığı ve kim bilir Anadolu Türklerine vakit kazandırmak, yüzyıl kazandırmak için olmalı, Moğolları “Tanrı’ın bu dünyada gücü eline verdiği kimseler” olarak görüyor ve onlara itaat etmenin vacip bulunduğunu belirtiyordu.

Kendi sözleri tam bu doğrultudadır. Devrin FETÖ’südür diyen de vardır ve bence haksız da değildir.

Şimdi diyeceksiniz ki e kardeşim sonuçta Türklük kurtuldu ise demek ki iyi yapmış oldu e öyleyse Fetullah Gülen de iyi mi yapıyor? Hayır!

Yazının başlangıcında da belirttim size. Müstakil, bağımsız bir ülke değil ve fazlasıyla zayıfsanız, işbirlikçi bir hain, size vakit ve o vakit içinde gelişecek nüfusu kazandırır.

Fakat müstakil ve bağımsız bir ülkenin işbirlikçi lideriyseniz yalnız hainsinizdir ve milletiniz de tarih de sizi affetmez.

Celaleddin Rumi dönemindeki Anadolu’nun durumu işte bu açıdan birazcık tartışmalıdır. Şahsen kendisini devrin fetösü olarak görenlerle aynı fikirde olmakla beraber yapmış olduğu işbirliğinin, Anadolu Türklerini toplu katliamdan kurtardığını da düşünüyorum.

Öyleki ki Moğolların Anadolu’daki valisi, Rumi’nin mezarını yaptıracak kadar saygı duymuştur. Zira adamların Anadolu’yu yönetmelerini kolaylaştırıyordu. Harcaması da kayıpları da aza indirgiyordu.

Kalelerde boğazlanan, hürriyetleri uğruna şehit olan Türkmenler ve Celaleddin Rumi ile olan mücadelesinde son aşama doğru safta bulunan ve 93 yaşlarında Moğollarla savaşırken şehit düşen Ahi Evran kısaca Nasreddin Hoca’yı da burada en güzel şekilde anmak gerekir.

Celaleddin Rumi’nin oğlu Alaeddin de onunla aynı safta savaşıp şehit düşmüş olmasına karşın babası Celaleddin Rumi, oğlunun cenazesini kıldırmamıştır. Zira dedik ya! Moğollarla savaşan Türkmenleri eşkıya olarak kabul ediyordu.

Celaleddin’e olan bakışım ne olursa olsun, küçük bir ihtimal aralığını ve payını bu şekilde bırakıyorum. Kim bilir Türklüğün tamamının büyük bir kıyımdan geçmesi engellenmiş oldu. Tüm taşlar bir ata oynanmadı.

Fakat öteki taraftan da şu ihtimali düşünüyorum. Türkler aslen 1260’larda Moğollar en kuvvetli tokadı Memlüklerden yediği esnada zafere en yakın bir dönemde bu işbirlikçinin dönemine rastlamışlardı bir ihtimal Anadolu’daki Moğolları süpürüp kovacaklardı?

Türklerin Araplarla bir ortaklık, bir birlik kurmasını ise Moğolların Toros geçitlerini denetim etmesi sebebiyle yapamadığını görüyoruz.

Doğrusu dağların ortasına hapsolmuş şekilde istiklali için savaşan Türklerin bir kısmına direnme bir kısım işbirlikçi, entari etek giyip ülkeleri işgalde iken kendi ekseni çevresinde dönerek derviş olmuş…

Sertavul geçidi sözgelişi Moğol komutanlarından birinin adını taşır. Bu geçitlerin tamamında Moğol garnizonları yerleşmişti.

Kimi araştırmacılar, Bir Mevlana uzmanı olan Prof. Dr. Mikail Bayram’ın “Mevlana’nın Moğollarla ortaklaşa iş yapmış olduğu” mevzusundaki iddialarına katılır fakat bunu Anadolu’da Türklüğü korumak için ve Müslüman kanı dökülmemesi için yaptığını iddia eder. Ne var ki gerçek farklıdır.

Bu mevzuda Mikail Bayram’ın cevabı şudur:

(Umut Doğan’dan nakil ile) Tam tersine.  Mevlana Moğollara belli hedefler gösteriyor, diyor ki gidin o adamı öldürün. Moğol subaylar gidip o adamı öldürüyorlar. Adını da vereyim. Tacettin-i Kâşi. Varlıklı bir adamdı. Mevlana’nın işaret etmesiyle Moğol zabitler adamı öldürdüler. Bunun deposu Eflaki’dir.

İşte tam o dönemlerde Moğollar, Filistin’de meydana getirilen bir harpte Memluklere yeniliyor ve ayrı bir dönem başlıyordu. Türkler de bu periyodu kullanıp isyanlarına hız vermişti. Fakat olmadı.

Peki, Türkler bu sufi önderi (Mevlana) asla takip etmeseler, tüm kartlarını Ahi Evran kısaca Nasreddin Hoca’ya oynasalar kazanırlar mıydı? Kaybederler miydi?

Bilemeyeceğiz. Fakat bir gerçek vardı ki, organize değillerdi ve parçalı haldelerdi. Moğollara karşı direnirken onlara en büyük tokadı vuracak yer ise onlardan daha uzaktaki bir belde olan Mısır olacaktı. 1260 yılı Ramazan ayının sonlarında meydana getirilen Ayn Callut cenginde Moğollar yenilir.

Aylar sonrasında ise Anadolu’da onlara ikinci tokadı vurmak isteyen Türkmen direnişinin liderlerinden Ahi Evran şehit edilir. Yanında da Celaleddin Rumi’nin oğlu Alaeddin. 

Celaleddin Rumi ise günümüze dek köpürtülür de köpürtülür. Onu evliya bilenlerden ne mesnevisini adam akıllı oturup okuyan vardır ne de oradaki +18 hikayelere dikkat eden.

Fakat bir ezberdir adeta peygamber benzer biçimde mukaddes görür okumadan saygı göstermeye şartlanmış insanımız. Tıpkı bir moda, bir furya başladığında Fetullah Gülen için “Hocaefendi” diyenler benzer biçimde. Ayran gönüllü popüler cehaletin başka seçeneği yoktur. Tabağına konanı yer.

Ne kadar enteresandır ki Sufizm ve Mevlevilik üstüne ABD’de de fazlaca köpürtme yapılır. ABD’de sufizm, ABD tarafınca akredite olan “Ilımlı İslam” yollarından biri olarak gösterilir.

Cemaatin ABD’deki kurumlarının amiral gemisinin adı ise Rumi forum’dur ve rastlantı değildir. Rumi demek, güce itaatin ve işbirliğinin adıdır.

Eski bir ortaklaşa iş geleneğini bayrak eden, onu kendisine marka edinen kimseler tam da uygun adı seçmişlerdir.

Onlara nazaran de “Tanrı gücü Amerikalılara vermiştir ve günümüzde kuvvetli olan Amerikalılar ise onlara itaat etmek vaciptir.”

Celaleddin Rumi’nin söylediği benzer biçimde:

Müslümanların rahatı yalnızca Moğolları hoş tutmakla mümkündür.

Tarihçi Umut Doğan, bu meseleyi şu şekilde anlatmaktadır:

… Moğollara biat eden vezir Muineddin Pervane, izlediği Moğol yanlısı siyaseti bir Müslüman olarak kendine yakıştıramaz, öz eleştiri yapar ve bir söyleşi esnasında Mevlana’ya der ki:

‘Bundan ilkin kâfirler, putları öperler, putlara secde ederlerdi. Ikimiz de şu zamanda onun tıpkısını yapıyoruz. Gidiyor, Moğollara secde ediyoruz; sonrasında da kendimizi Müslüman sayıyoruz.’

Mevlana yanıt verir:

‘Amma burada bir başka şey var. Hatırınıza şu kötüdür, beğenilmeyecek bir şeydir düşüncesi geliyor ya; gönül gözünüz, kati olarak niteliksiz bir pek büyük şey görmüştür ki bu, size fena, çirkin görünüyor.’

Vezir Pervane bir başka sohbette: ‘Gece gündüz canım da, gönlüm de tapınızda hizmet etmede; fakat Moğollarla uğraşmaktan, onların işleriyle oyalanmaktan zaman bulup da tapınıza gelemiyorum’ diyince Mevlana şu cevabı verir:

‘Onların (Moğolların) gönülleri olsun da birkaç Müslüman, güvenlik içinde ibadete koyulsun diye kendinizi, malınızla, bedeninizle feda ettiniz. Şu halde bu da hayırlı bir iştir.’

İşte bu tam teslimiyet, ulusal mücadelede Vahdettin’in de ‘İngilizlerin gazabını çekmeyelim üzerimize’ politikasının da sebebidir. 

Yaptığım fark kati bir ayrımdır. İstiklalin var ise veyahut o istiklali sağlayacak gücün var ise, işbirlikçi ve haine ihtiyacın yoktur.

Fakat istiklalini kaybettiğinde hain sana bir yüzyıl ve nüfusunu yerine koyup güçleneceğin vakti kazandırır.

İster Tanrı’ın işleri diyelim isterse tarihin cilvesi. Rusya’da meydana gelen Ekim Devrimi sonrasında kimi Türk aydınlarının komünistlerle ortaklaşa iş ve Orta Asya Türklüğünü Ruslarla barıştırması, sonraları kazık yediklerini anlasalar da Türklüğü Rus boyunduruğu altına sokmuş sadece bir ihtimal bu sayede Orta Asya Türklüğü, günümüz Uygur Türklerinin kaderini paylaşmaktan korunmuştur.

Doğu Türkistan bitmiştir.

Uygurlar ise kaybedilmiş bir millettir. Hikayeleri de bitmiştir.

20 bilemedin 30 yıla kalmaz hepsi dejenere olmuş olacak.

21 yüzyılın holokostudur bu.

ABD ve Japonya’nın gazı ile bilincinde bile olmadan bir Turan düşsel ile dört yanı sarılmış bir toplumu kaşımak asla iyi netice vermedi.

Oldukça geniş bir alana yayılmış, nüfusu toplu olmayan, o sınırlarda egemenliğini sağlaması Siyasal ve askeri coğrafya prensiplerine nazaran hele ki Çin karşısında fazlaca zorluk derecesi yüksek bir cemiyet, endüstri gücü olmadan yaşayamayacak bir devasa nüfusun naturel kaynaklarına çöktüğü ve bitirmeden asla kalkamayacağı sofrasında lades kemiklerine dek ayrılacaktır artık.

Gerçek budur ve gerçeği kabul ediniz. Oradaki Türklüğü, Türkiye’ye getirmeden kurtarmak mümkün değildir. Toprak kaybedileli esasen fazlaca oldu bari insanları kurtarılmalıdır.

Türkiye’ye, Kazakistan’a, Özbekistan’a, Kırgızistan’a, Türkmenistan’a yerleştirilmesi ihtiyaç duyulan bu insanoğlu, Türk Dünyasının Filistinlileridir ve Filistin’e meydana getirilen duyarın yüz mislini hak etmektedirler.

Çin gerçek “tek millet” operasyonunu çekmiş olduğu bu asırda (kendi söyledikleri siyaset budur) Uygurlar benzer biçimde ayrılıkçı görmüş olduğu unsurları mı es geçecek sanıyorsunuz?

Kendi Çinli Müslümanlarına bile yasaklar koymaya, onların bile müesseselerini budamaya başladılar. 

İşte bu şekilde yaparlar adama. Gücün aritmetiğini hesaba katmadığınızda bunlar oluyor. 

Oysaki doğru yönetilebilirdi her şey. Çin’in tüm coğrafyasının, zenginliğinin nimetlerinden faydalanacak bir Doğu Türkistan, Çin’in ayrılmaz bir parçası olarak kendini ifade edip, Uygurlar da kendilerini sağ salim 22’nci yüzyıla atabilirlerdi.

Şimdi kıyamet kopmazsa 20-30 yıl sonrasında, Doğu Türkistan Türklüğü yalnız bir anı olacak ve siyah beyaz fotoğraflarda duracak.

Kaşgar ve Urumçi’ye gidenler, tıpkı Balkanlarda Türklüğün yok edilmiş olduğu Belgrad’da, Tripoliçe’de (Mora Yenişehri), Girit’te gezerken “burada bir zamanlar Türkler yaşardı” derken iyi mi geziyorlarsa o şekilde gezecekler.

Kalmışsa birkaç gömüt, kalmışsa birkaç cami minaresi ve kafası takkeli birkaç yaşlanmış, Avustralya Aborijinlerine ve Afrikalı pigmelere sarılan sarı saçlı Avrupalı kız benzer biçimde fotoğraf çektirecekler.

Birazcık da kitaplar anlatacak. Burada Türkler vardı diye.

Sayfalarına bakıp iç çekeceğiz ve bu günleri düşüneceğiz. “Zamanında getirsek ve Türkiye’ye, Kazakistan’a onları dağıtsak bu milleti kurtaramaz mıydık?” diyeceğiz.

Türklerin en üretken, en çalışkan toplumlarından biri ve yerleşik hayata ilk geçen boyudur Uygurlar.

Ve onları kurtaracak alet çantamızdaki tek şahıs, ruh hastası bir deliydi fakat o deliyi de vaktinde gereği benzer biçimde kullanamadık.

Şimdi tek kurtarabileceğimiz, Doğu Türkistan’dan kaç çocuk getirebilir, kurtarabilirsek onlar.

Tüm halkı değil, o birkaç milyon evladı getirsek yeterlidir. Ülkenin de halkın da geleceğe serpileceği tohumlar onlar. O tohumlardan ya kurt, ya da mankurt yetişecek.

Hala geç değil. Yeter ki realiteyi kabul edip önceliklerimizi belirleyebilelim.

Geçmiş olsun fakat geçsin ve önümüze bakalım. Kaybederken de kazanmak denen bir şey vardır. Bir yitik bir kazancı da getirmelidir.

Saygılarımla.

 

 

*Bu makalede yer edinen fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

mersin escort antalya escort bursa escort antalya escort istanbul evden eve nakliyat fethiye escort escort bayan