• Cts. Eki 1st, 2022

Dr. Samir el-Taki ile Ortadoğu ve Türkiye’nin geleceği

Byadmin

Eyl 19, 2022

Doğu Araştırmaları Merkezi Başkanı ve Ortadoğu Enstitüsü (Middle East Institute) araştırmacısı Dr. Samir El-Taki, bölgeyi yakından takip eden, siyasal elitler ve analistlerin ismine aşina olduğu bir uzman.

Bölgesel gelişmelere küresel siyasal, ekonomik ve jeopolitik dönüşümler çevresinde bakabilmesi onu birçok uzmandan değişik bir konuma yerleştiriyor.

Kendisine geçenlerde Türkiye’nin Suriye ile yakınlaşması mevzusu üstüne ne düşündüğünü sorduğumda bana iki uzun çözümleme iletti. İlkini sizlerle bugün paylaşıyorum. 

Dr. Samir El-Taki’nin analizine verdiği başlık ise şu şekilde:

“Fırtınalı ve bozulan bir bölgede Türkiye’nin stratejik önemi üstüne”

Dr.Samir el-Taki.JPG

1954’teki Bretton Woods’tan bu yana ABD’nın yenilenen stratejik hedefi, küresel tecim hatları süresince Amerikan hakimiyetini korumak ve “internasyonal sistem” olarak adlandırılan dolar hegemonyası altında ilerleyen düzenin devam etmesini sağlamak oldu.

Şu anda, bölgesel (Ortadoğu) ölçekte ABD, bu hedeflere minimum müdahaleyle ulaşmaya çalışıyor. 

ABD’nin öncelikleri, üstünde mutabık kalınan göreceli bir bölgesel sulh altında, her bölgede sakin ve göreceli dinamik bir istikrarın sağlanmasına odaklanıyor.

Bu istikrar, bazı bölgesel güçlerin öteki bölgesel stratejik sütunlarla beraber bölgesel sistemin istikrarını güçlendirmede hususi bir rol oynaması için yetkilendirilmesini gerektirecektir.

Seçilmiş bölgesel stratejik sütunlara bu yetki devri, ortaklıkların ve faydaların küresel paylaşımının yapılması karşılığında bölgede minimum Amerikan müdahalesine müsaade edecektir. 

Bölgemizde bu güçler dört ana sütunda somutlaşmaktadır. En mühimleri Türkiye, İran, İsrail ve Suudi Arabistan (+ Mısır daha azca seviyede).

Bölgesel sütunlar içinde olağan düşük sürtüşme seviyesini tolere ederken, denge sadece çatışmaların yayılmasını önleyerek sağlanabilir.

Büyük çatışmalar sebebiyle güçler dengesinde yaşanacak büyük bir istikrarsızlık, düşman büyük güçlerin agresif bir halde bölgeye girmesine ve bölgeyi istikrarsızlaştırmasına olanak sağlayabilir.

Rusya bu bağlamda düşman bir rakip teşkil ederken, Çin ile olan çatışma sıfır toplamlı bir harbe doğru bir eğilim göstermiyor.

Aksine ABD, Çin’in internasyonal iş bölümündeki payının sınırlarını doğru bir halde çizmeye çalışıyor.

Çin ise küresel iş kısmı ve ekonomideki payını istikrarlı bir halde genişletmeye çalışıyor: bilhassa de son aşama ileri teknolojilerin (fizik, biyoloji ve suni zekâ) araştırma ve üretim hiyerarşisindeki konumuyla ilgili olarak.

ABD bir süre Rusya’ya Orta Asya yada Ortadoğu’yu kar paylaşımı temelinde devretmeyi ciddi olarak denedi. Sadece yavaş yavaş Rusların bu delegasyonu kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalışmış oldukları ortaya çıktı.

Netice olarak Kazakistan’da, Libya’da, Suriye’de vs. karşılıklı itimat yavaş yavaş çöktü.

Şimdi Amerikan yaklaşımı, İran’ın yanı sıra, Rusya ve Çin’in de bölgedeki kargaşa durumunu sürdürmek için etken olarak çalıştığını düşünüyor; bu yüzden Ortadoğu’nun istikrarını tekrardan tesis etmek için bölgesel ortaklar temelindeki işbirlikleri güçlendirmek son aşama mühim. 

İran’a ilişkin pozisyona ondan sonra hususi bir ehemmiyet verilmesi gerekir.

Bu Amerikan kriterleri varsayımsal değil. Altı yıl süresince ABD’nın bölgedeki tüm ergonomik uygulamalarını bağlayan kapsayıcı bir yaklaşımı oluşturuyor.

Soğuk Harp’ın sona ermesi ve Baba Bush, Clinton, Oğul Bush ve Obama’nın başkanlığının ilk döneminden sonrasında ABD aşırı güç hissine tutuldu.

Stratejik eylemsizlik ve dikkat dağıtma, genel tavrını çizdi. Bu tutum, bölgesel yetkililer üstünde yanlış bir izlenim yarattı.

Bölgedeki pek oldukca şahıs, Amerikan şemsiyesinin yararlarından yararlanmaya devam ederken, Çin ve Rusya’nın çıkarlarını tesis ederek bölgedeki Amerikan tesirini yerinden etmenin güvenli ve mümkün olduğuna inandı. 

ABD’nin stratejik eylemsizliği devam ettikçe; ABD entegre stratejik vizyonunu ve oldukca kutuplu bir dünyadaki rolüne ilişkin görüşünü tekrardan tanımlayamadığı sürece, bu tutum anlaşılabilirdi.

Sadece, bu Amerikan kayıtsızlığı döneminde mümkün olan şey, yeni Amerikan stratejisinin tekrardan oluşturulmasından sonrasında artık geçerli değil. 

“Müesses düzen” tarafınca desteklenen ABD Birleşik Devletleri, başkanın eğilimlerinden bağımsız olarak konumunu geri kazanıyor ve barikatlarını ve stratejik ittifaklarını güçlendiriyor. 

Bu amaçla ABD, bölge ülkelerini Rusya ve Çin’e karşı tutumlarını yumuşatmaya ve mevcut bölgesel sistemlere entegre olmaya teşvik etmek için menfaatler, teşvikler yada baskılar da dahil olmak suretiyle, mümkün olan tüm araçları kullanıyor.

ABD, Rusya’nın ve kısmen de Çin’in geçtiğimiz dönemde bölgedeki birçok ülkedeki iktidar oligarşisi içinde derin ağlar oluşturmayı başardığına inanıyor.

Bundan dolayı ABD, Amerikan çıkarlarına karşı duyuru edilmemiş bu tür bir savaştan uzaklaşılmasını sağlamak için çok büyük bir baskı ve bununla birlikte cazip imkanları devreye sokuyor.

Bu bölüm, mevzuyla ilgili referans noktalarını ihtiva eder. (Related Nodes field)

Buna paralel olarak ABD, Çin’in Kızıldeniz’deki (Sudan, Etiyopya ve Mısır) stratejik nüfuzunu ve Rusya’nın Körfez ve Ortadoğu’daki rolünü zayıflatmak ve kademeli olarak sona erdirmek için büyük çabalar sarf ediyor.

Bu strateji bölge ülkelerinin Çin ile ilişkilerini kesmelerini gerektirmiyor. Aksine, Çin için doldurması ve kendisine verilen iş bölümünü kabul etmesi ihtiyaç duyulan kaçınılmaz bir rol var.

Sorun Çin’in internasyonal işbölümündeki yerini çizmek ve tanımlamaktır; Çin’i işbölümünden uzaklaştırmak değildir.

ABD için lüzumlu olan; Ortadoğu ve Körfez’deki güvenlik ve askeri sisteme sözde Rus ve Çin genetiğinin nüfuz etme olasılığını güvence altına alarak, bu ülkelerle ilişkilerin seviyesini kabul edilebilir bir düzeyde belirlemek.

ABD açısından bakıldığında; rakipleri ve muarızları güvenlik ve data altyapılarına nüfuz etmiş olduğu sürece ABD Birleşik Devletleri herhangi bir ülkeyle güvenilir ittifaklar kurmakta zorluk çekecek.

Bu vizyon Obama’nın periyodunun sonunda kristalleşmeye başladı sadece Obama’nın bu mevzuyla herhangi bir ilişkisi olmasına gerek yoktu.

Ondan sonra Suriye, Türkiye, Balkanlar ve bilhassa Körfez’e yönelik olarak daha da pekişti. Ukrayna deneyiminden sonrasında ise oldukca daha belirleyici hale geldi.

Şimdi, büyükler arasındaki eski internasyonal iş kısmı geri dönülmez bir halde çöküyor.

Bu çöküşle beraber Yalta Anlaşmaları ve kim bilir Sykes-Picot ve öteki bölgesel çerçeveler de çökme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı.

Bu argüman Ortadoğu ulus-devletinin yapısı ya da nüfuz alanlarının tanımı açısından da geçerli görünmektedir. 
 

afp.jpg

Fotoğraf: Timothy A. Clary/AFP

 

Yukarıda belirtilen hususlar göz önünde bulundurulduğunda, mevcut diplomasinin gecikmesine karşın, ABD’nın Rusya’nın Akdeniz’e dair stratejik nüfuzunu engelleme hedefinin genel olarak yerleşmiş bulunduğunu düşünüyorum. 

Rusya’nın Suriye’ye müdahalesi Amerikan stratejisi için büyük bir güçlük teşkil ediyor.

Suriye, Rusya’ya hakim olabileceği ve güç simsarı haline gelebileceği mühim bir platform sunarak, minimum güç yatırımıyla bölge ülkelerini etkisiz hale getirmesine, manipüle etmesine ve baskı altına almasına olanak sağlıyor. 

Küresel durumda, internasyonal stratejik duruma ilişkin değerlendirmelerimizin dayandığı pek oldukca aksiyom ve temeli değiştirmemize yol açan derin değişimler meydana geliyor.

Bununla beraber, ABD’nin sistemi sarsmadan, yavaş fakat istikrarlı bir halde Ortadoğu gerçekleriyle başa çıkmasını bekliyoruz. 

Bu bağlamda birkaç hususu belirtmek isteriz: 

1. Küresel piyasalara ilişkin savaşım:

Küresel savaşım kaynaklar üstündeki mücadeleden pazarlar üstündeki mücadeleye doğru kayıyor!..

Çin ve Almanya’nın yüzde 40 ile yüzde 50 içinde değişen oranlarda ihracata bağımlı ülkeler olması, onları küresel ekonomide yaşanacak çalkantılara karşı savunmasız hale getirebilir.

2. Küresel ticaretin güvenliğine ilişkin hegemonyayı koruma görevinin tekrardan üstlenilmesi:

ABD Birleşik Devletleri’ndeki genel hava artık Bretton Woods anlaşmalarında belirlenen yükleri, belirli bölgelerde kendi çıkarları aleyhine işledikleri sürece tek başına taşımak zorunda olduğuna inanmıyor. 

Bundan dolayı, internasyonal tecim üstündeki hakimiyetini sürdürme mücadelesi, seçilmiş kara ortaklarını ve platformlarını vurgulayarak denizcilik rolüne odaklanıyor. 

Bu strateji normal olarak Akdeniz, Kızıldeniz ve Umman Denizi’ni de içeriyor. Bu gerçek, bölgeye ilişkin stratejiyi tekrardan tanımlamakta ve açıkçası Türkiye’ye istisnai bir ehemmiyet kazandırıyor. 

3. Sektörün tekrardan konumlandırılması:

Küresel üretim zincirlerinin kırılması ve ABD-Çin rekabeti yardımıyla Asya, Avrupa ve ABD’da ileri sanayilerin ve yüksek teknoloji merkezlerinin ülkelerine geri dönüşünün ve coğrafi olarak tekrardan dağılımının önemi artırdı.

Dolayısıyla bu yaklaşım, Türkiye için büyük bir potansiyel fırsat. 

4. Bölgesel sistemlerin görevi:

Yukarıda da belirtildiği suretiyle, Amerikan ittifakları göreceli olarak tekrardan yapılanıyor. Bundan dolayı ABD artık yapıların dengelenmesini direkt yönetemiyor ve bununla ilgilenmek istemiyor.

Netice olarak, kolektif güvenliği denetlemek, yarar ve fırsatları paylaşmak için seçilmiş bölgesel güçleri görevlendirmek zorunda kalıyor. 

Çin Denizi, Pasifik ve Avrupa için benimsenen yaklaşım ile Ortadoğu ve Körfez için oluşturulmaya çalışılan yaklaşım aynı.

İster küresel ister bölgesel düzeyde olsun, yukarıdaki yeni dönüşümler aşağıdaki kriterlere haiz ülkeler için büyük avantajlar sağlıyor:

a. Nispeten büyük demografik yapıya haiz ülkeler.

b. Nispeten gelişmiş ekonomilere haiz ülkeler

c. Yıkıcı çatışma krizleri olmadan yaklaşan fırtınalı toplumsal dönüşüme izin verecek siyasal istikrara ve kafi düzeyde iç barışa haiz ülkeler.

d. Etken ve büyük bir iç pazara haiz olan ülkeler, mahalli sanayinin geniş bir iç ve bölgesel pazarda gelişmesine olanak tanır.

Bu açıdan bakıldığında ve bazı öznel koşulları yönetebilmesi halinde Türkiye, 21’inci yüzyılda oldukca mühim ve eşi olmayan bir merkezi konuma haiz olabilecek dünyadaki en iyi adaylardan birini oluşturuyor!

Bu ülkeler içinde Arjantin, Fransa, Hindistan ve doğal ki Türkiye de var.

Peki, niçin?

Kuvvetli yönleri nedir? 

Küresel dönüşümün dikte etmiş olduğu yukarıdaki faktörlere ek olarak, Türkiye aşağıdakilere haiz:

  1. Jeo-ideolojilere karşı jeo-ekonomi: Soğuk Harp’ın sona ermesi ve Türk ulusal burjuvazisinin yükselişinden sonrasında Türkiye bölgesel statüsünü; uygarlık rezervi, kalkınma ve ekonomik yükselişi ve Avrupa ve bölge ile jeo-ekonomik görevi üstüne inşa etti.
    Türk komprador burjuvazisi karşısında Türk ulusal burjuvazisinin yükselişi, 1990’ların ortalarından itibaren Türkiye’nin yükselişine katılan en mühim dönüşümü oluşturdu.
     
  2. Türkiye bu görevi, İran da dahil olmak suretiyle bölgedeki pek oldukca ülkenin aksine başardı. Bölge ülkelerinin bir çok, kalkınmada geri kaldı ve başarısız oldu.

    Dahası, ekonomik ve ulusal kalkınmaları pahasına jeo-ideolojik etkilerini artırarak uygarlık başarısızlıklarını meşrulaştırmaya çalışıyorlardı. 

    Bu ülkelerin izledikleri yolun kısa ömürlü olduğu kanıtlandı, şundan dolayı bölgedeki kaos ve başarısızlığın devamına oynuyorlardı ve bu durum, bilhassa de hızlanan bilimsel-teknik dönüşümün ve mevcut istekli internasyonal rekabetin yoğunlaşmasıyla daha da belirgin oldu. 
     

  3. Türk iç pazarının büyük kapasitesi ve göreceli korumacı politikalar sebebiyle göreceli gücü yadsınmamalı.
     
  4. Bölgesel endüstri altyapısı ve demografik kapasitedeki büyük zayıflık göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye pazarının genişletilmesi için beklentiler yüksek.
     
  5. Jeo-stratejik: Artan potansiyel risklerle yüzleşen ve fırsatlarını en üst düzeye çıkarmayı hedefleyen Türkiye, bu görevleri içeren entegre stratejileri kristalize etmeli. 
     
  6. Türkiye’nin jeo-demografik yapısı: Türkiye, uzun bir laik ulus-devlet geleneğinin değerleri ve dini boyutu çevresinde şekillenen köklü bir devlet yapısına haizdir. 
     
  7. Kuvvetli ve kapsayıcı bir siyasal ve toplumsal kültürü var.
     
  8. Nispeten siyasetin haricinde tutulabilen birleşik ve disiplinli bir ordusu mevcut.
     
  9. İyi perspektiflere haiz köklü bir akademisi var. 

Dolayısıyla, Türkiye’nin küresel ve bölgesel düzeyde yükseliş için en ümit verici ülkelerden biri bulunduğunu görüyoruz. 

Türkiye’nin internasyonal düzeyde avantajlarını en üst düzeye çıkarmak için, adil ve dengeli bir rekabet ortamında iş dünyasının yükselişinin önündeki tüm engelleri kaldırmak için daha çok yatırım yapması gerekebilir.

Ek olarak, inşaat ve kalkınma önceliğine daha çok yatırım yapılmalı ve göreceli ekonomik üstünlüğü artırılmalı.

Bu görevler, herhangi bir büyük müdahaleyi önlemek için zekice yönetilmeli. 

Bununla birlikte iç ideolojik çatışmayı azaltmalı ve ikincil kimliklerin gönüllü olarak erimesine izin vermek ve süregelen bir iç barışı sağlamak için ulusal birliğini güçlendirme çabalarını vurgulamalı. 

Yukarıdaki noktalarda, Türkiye’nin durumuna ilişkin stratejik algının genel çizgisini eldeki veriler ışığında çözümleme etmeye çalıştık.

Dolayısıyla, Türkiye’nin benimsemesi ihtiyaç duyulan stratejilere ilişkin en mühim netice birkaç temel noktada toplanıyor:

  1. Ekonomik gelişme: En mühim öncelik, açık ve liberal bir iktisat bağlamında jeo-ekonomik kabiliyetlerin özgür bırakılmasına dayalı kalkınmaya odaklanmak.
     
  2. Coğrafi durum ve iklimin gerçek faydalarının en üst düzeye çıkarılması.
     
  3. Türkiye’nin açık bir silahlı çatışmaya sürüklenmekten kaçınmak için enerji stratejilerini jeo-ekonomisinden azami seviyede faydalanacak şekilde uyarlaması ve Ortadoğu, Orta Asya ve Akdeniz’den Avrupa’ya yönelen enerji ekonomilerinde stratejik ortaklar kurması gerekir.
     
  4. Savaştan kaçınmak: Türk anavatanına yönelik direkt tehdit haricinde, Türk liderliğinin mümkün olduğunca büyük ölçekli bir harbe direkt müdahil olmaktan kaçınması gerekir.
     
  5. Deniz hegemonyası: Yukarıdaki yaklaşım, bir taraftan devletin dokunulmazlığının temel direği olarak, öteki taraftan da çevre denizlerin güvenliğini sağlamada bir ortak olarak kendini gösterme aracı olarak Türk ordusunun rolünü güçlendirmenin büyük önemiyle çelişmemeli ya da bunu engellememeli.

    Deniz alanı şüphesiz bölge için mühim bir çatışma unsuru ve büyük bir fırsat deposu olacaktır. Türkiye bu alanda nispeten mühim bir avantaja ve mirasa haiz.

Temel argümanım Türk halkının ulusal birliğini güçlendirme ihtiyacını vurgulamaktadır.

Bu amaç, ideolojik ve siyasal bölünmeyi azaltmanın, siyasal çatışmaları kalkınma yollarına odaklanacak şekilde değiştirmenin önemine işaret ediyor.

İkincil inançlar ve kimlikler üstüne siyasal tartışmalara odaklanmak yerine, değişik gelişmişlik düzeylerindeki sorunları çözmek ve kimlikler meselesini yumuşak ve gönüllü bir halde özümseyerek ilerlemek, demokrasinin çözemeyeceği temel zorluklardır.

Masamdaki kitaplar

1.JPG

Yapı Kredi Yayınları‘ndan Tim Mackintosh-Smith imzasıyla çıkan Araplar: Kavimler, Kabileler ve Devletlerin Üç Bin Senelik Zamanı adlı kitap oldukça ilgi çekici.

Mackintosh-Smith’in Ortadoğu kültürüne, insanına ve geçmişine hakimiyeti bu eseri derinleştiren faktörler olarak öne çıkıyor.

Deneyimli tercüman Nurettin ElHüseyni vasıtasıyla Türkçeye kazandırılan bu eseri, mevzuya ilgi duyanlar kesinlikle okumalı diyorum.

 

 

*Bu makalede yer edinen fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

mersin escort antalya escort bursa escort antalya escort istanbul evden eve nakliyat fethiye escort escort bayan