• Cts. Eki 1st, 2022

Ekonomik krizin gölgesi ve yakıcılığındaki eğitim

Byadmin

Eyl 23, 2022

Küresel ve ulusal çapta devam eden ekonomik kriz ve yüksek enflasyonist ortam, yaşamın birçok alanında olduğu şeklinde, eğitim alanını ve bu alandaki veli, talebe, eğitimci ve bir tüm olarak eğitim çalışanlarını derinden etkiliyor.

Derinden etkilenmenin klişe bir tespit olduğu malumun ilamı olmakla beraber, giderayak kapitalizmin kriz üreden karakteri, yerini; derin yoksulluğa, dizgesel gerçek yitirilmesine, alım gücünün sert düşüşüne sonrasında da orta sınıfın kaybolmasına kadar giden birçok veçheleri düşünüldüğünde, bu krizin oldukca boyutlu, ritmik ve katmanlı olduğu da bir gerçek.

Bu gerçeklik kendini pazarda, marketlerde ve sokakta finans sektörünün plaza ve ofislerine kıyasla daha oldukca hissettiriyor. 

Durağan(durgun) gelirlilerin, yüksek enflasyon ve kriz ortamlarında ücretlerinin tereyağı şeklinde eriyor olması, mutfaktan ulaşıma, eğitimden barınmaya kadar birçok alanda fertleri ve aileleri kara kara düşündür(t)üyor.

Ekonomik bir isimlendirme olan durağan(durgun) gelirliler kapsamına; asgari ücretliler, kamuda çalışanlar, açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşayan milyonlarca insanoğlu, emekliler vs şeklinde katmanların bulunduğunu düşündüğümüzde, tüm bu kesimlerin, ekonomik kriz ortamlarında toplumsal, siyasal, kültürel, eğitimsel ve ruhsal dünyalarının alt üst oluşları yaşamaları neredeyse mukadder.

Bu mukadderin eğitim alanına ilişkin yansımaları ve yarattığı tahribat okulların açılmasıyla beraber bugünlerde kendini belirgin bir halde daha oldukca hissettiriyor. Zira tahribat uzak diyarlarda değil, yanı başımızda, kapıda.

Bu hissedişin en mühim sebebi, anaokuldan üniversiteye kadar okulların açılmasıyla beraber aileleri bir tek eğitim kalemi altında baş gösteren şu alt kalemlerindeki fahiş, insafsız ve astronomik fiyat artışların bizatihi kendisi.

Bu da milyonlarca insanı, ruhsal gerilime ve ne yapacağını bilmez yollara başvurmaya itmektedir maalesef.

Anne ve babaların evlatları için; servis tutarı, kırtasiye harcamaları, harçlıklar, destek kaynak alımı, beslenme, okul giysisi, kayıt tutarı şeklinde burada yazılamayan daha birçok eğitim kalemi altındaki harcamalar, durağan(durgun) gelirlileri borçlanmaya, bankalarda kredi çekmeye, menkul yada gayrı menkul kaynaklarını elden çıkarmaya, birikmiş altın ve dövizlerini bozma şeklinde yollara itiyor.
 

aa2.jpg

 

Bankalarda bir tek “eğitim kredisi” ile değil “tüketici kredisi” adı altında meydana getirilen başvurulara dair istatistikler bile bu tespiti yakıcı bir gerçek olarak bir tek suratımıza değil kafamıza da maalesef vuruyor.

Bu her bir vuruşun anne ve babada, çocukta oluşturduğu ruhsal gerilimi ve etkiyi hesaba kattığımızda karşımızda salt zihinsel olarak kafası yorulan değil, ruh dünyası da yorulan bir kitle karşımıza çıkmış oluyor.

Bu kitlenin barınma şeklinde maliyeti yüksek bir kalem başlığında bile intiharlara, kiracı-evsahibi arasındaki gerginliğe, bireysel silahlı saldırılara, hakaretlere, mahkeme koridorlarına düşmeye varıldığını düşündüğümüzde, bu ruhsal gerilimin toplumsal alana yansımalarını hem bugünlerde hem de yakın gelecekte daha oldukca konuşacağımızdan kimsenin şüphesi olmasın.

Ne şekilde mi?

Yukarıda zikredilen ekonomik tabirle durağan(durgun) gelirliler, sosyolojik ifadeyle ortasınıfa dair verileri sıraladığımızda ekonomik krizin ve enflasyonist ortamda bireylerin zihinsel ve ruhsal gerilime düçar olması daha bir anlaşılabilir.

Türkiye’de TÜİK verilerine bakılırsa, istihdam edilenlerin sayısı 30 milyon civarında.

Bu istihdamın resmi verilerinde asgari ücretliler 6 milyon, DİSK’in araştırma raporuna bakılırsa ise 10 milyon civarında.

DİSK’in aynı raporunda asgari ücretin altında çalışanın 3,4 milyon olduğu bilgisini de detay değil, dikkat çekici olsun diye not etmekte yarar var.

Evlerimizde bakıcı, okullarda çaycı yada temizlikçi, dershanelerde ve kolejlerde öğretmen, tekstil firmalarında overlokçu, inşaatlarda ise fayansçılara kadar birçok meslek grubunu dillendirelim de paracı sistemde “altta görülen” bu kimseleri hem bizim hem de en azından okurun zihninde asılı çengelli iğne olarak kalabilsin.

Türkiye’de emeklilerin sayısı 13 milyon, yoksulluk ve açlık sınırının altında yaşayanların sayısı ise Tüketici Hakları Derneği ile TÜRK-İŞ’in verilerine bakılırsa, 51 ile 66 milyon içinde bulunduğunu doğru kabul edecek olursak eğer, salt eğitim başlığı altındaki harcamalarda bu milyonlarca ailelerin ve bireylerin, ekonomik krizin gölgesinde iyi mi bir hayatiyet sürdürmeye çalıştıklarını bir an için dimağımızda geçirmeye çalışalım. Son yılların en oldukca konuşulan barınma, ev-kira üçgenindeki tartışmaları da eklediğimizde memleketin neredeyse yüzde doksanı bu sorunları organik olarak gündemlerinde, münakaşa meclislerinde kimi zaman gerilimli kimi zaman kırıcı kimi zaman de tatlı-sert bir halde konuşuluyor.

Kirasını aylarca ödemediği için mülk sahibiyle ilkin münakaşaya sonrada maalesef silahlı hücum ile ölümüne vesile olan bir üçüncü sayfa haberi okumuştum geçtiğimiz günlerde Batman’dan.

Batman’dan Denizli’ye kim bilir Bayburt’a sonrasında da Adana’ya kadar kim bilir daha nice yaşanmış üçüncü sayfa haberlerinin bulunduğunu kestirmek için kâhin olmaya sanırım gerek yok. 

13 milyon emeklinin evlatları yada torunları, 10 milyon asgari ücretlinin evlatları, yüzde 10,7 olan işi olmayan insanların evlatlarının okul harcamalarını ekonomik krizin girdabında halletmeye çalıştıklarını düşündüğümüzde karşımıza iyi mi bir cemiyet çıkar?

Zihni ve ruhi durumu kadar cebinin ahval ve şeraiti iyi mi bir cemiyet tablosu yer alır acaba?

Okulun ilk haftasında okul servislerinin astronomik ücretini karşılayamayan bir babanın yada servisten dolayı ilk hafta okula akranları şeklinde gidemeyen bir evladı…

Ya da okul giysilerini alamayan asgari ücretli bir kargo işçisinin ruhsal dünyasını…

Ya da akşamdan ya da sabahtan okul harçlığının azlığı yada çokluğu sebebiyle tartışan bir çocuk ile babanın yüz hatlarını…

Acıyı daha çok romantize ve ajite etmemek için makro siyasetin kallavi problemlerine göz attığımız web haber sitelerindeki üçüncü sayfa kısmına yada yurttan haberler kısmına baktığımızda bu örneklerin azınlık değil çoğunluk bulunduğunu görmüş olacaksınız. 
 

aa4.jpg

 

Yanılmıyorsam Eğitim-Sen’in bir raporunda geçiyordu, öğrencilerin yüzde 47,8’i kahvaltı yapmadan yada öğle yemeği yemeden, okul gününü geçirmeye çalışmakta olduğu bilgisi.

Salt bu soğuk istatistiki verinin, biyolojik ve zihni gelişime olan deformasyonunu tıp dünyası irdelemeye kalkışsa eğer, karşımıza iyi mi bir semptomlar yumağı çıkar acaba?

Soğuk istatistiki verileri sunarak, sosyolojik ve ruhsal analizlere birazcık daha sizleri boğmak bahasına şunları da sıralayalım. 

Eğitim sendikalarının Türkiye’de 500-600 bin atanamayan öğretmenin, 88 bin ücretli öğretmenin ki bunların 52 bini eğitim fakültesi mezunu olmadığı verisini bizlere sunuyor.

Yüzbinlerce atanamayan, iş yapamayan yada değişik işte düşük ücretle çalışan diplomalıların varlığı, bunların oluşturduğu platformlar ve eylemleri, borçlanmaları, geçinememe dertleri, okula giden çocuklarını ve psikolojilerini düşündüğümüzde ekonomik krizin, bu kesimi daha bir alt üst oluşa sürüklemiş olması kaçınılmaz.

Fen Bilgisi öğretmeni mezunu olup, atanamayan bir eğitimcinin iki çocuklu ve ev kirası ile Bursa’nın Yıldırım ilçesinde yaşadığını bir an için tahayyül edelim.

Buradan iyi mi bir aile modeli çıkar? Iyi mi bir cemiyet modeli zuhur eder? Iyi mi bir Türkiye tasavvuru çıkar?

Genelleme değil meydana getirilen bu şey, bir tek insanoğlunun yada yüzbinlerce insanların yaşadıkları dramın, ekonomik kriz ile birlikte bırakın gölge yapmayı yakıcı bir halde ruhlarını ve zihinlerini iyi mi yaktığını bir an için düşünecek olursak, bizleri iyi mi bir cemiyet bekliyor sorusu da şundan ve hamasi kalmaz, gerçekçi olur.

Yaşayanlar için bu sual yumuşak, tuzu kurular için ise, fildişi kulesinden bir terennüm…

İstatistik sunmaya ve peşinden toplumsal tahlillere birazcık daha devam edecek olursak, banka kredisi yada borçlanma yöntemiyle yaşamını sürdüren eğitim çalışanlarının yüzde 67 bulunduğunu, eğitim çalışanlarının neredeyse kendisi şeklinde çalışan biriyle evlenmeyi çalışmayana kıyasla maalesef tercih ettiğini ve bunu tercihlerinin bir şartı olarak görenlerin gene maalesef arttığını düşündüğümüzde karşımıza şu analizlerin çıkması da mukadderdir ya da kaçınılmaz.

Ekonomik kriz ve enflasyonist ortam, eğitimcinin ufkunu daraltıp, zihnini mali ve özlük haklarına indirgemeye, kültürel, siyasal ve toplumsal sorunlara karşı edilgen tutum takınmaya, dar bir alanda paslaşarak hayatiyetini sürdürüp kısırlaşmaya ve çölleşmeye doğru maalesef hızla aşama kaydediyor.

Yanı sıra, kişi olma giderek bireyciliğe kim bilir bencilliğin yaşamına eklenmeye yol açıyor.

Ara sıra haklı olunsa da cebi düşünmekten zihni beslemeye ortam yaratamamak yada kasayı düşünmek zihni beslemeye galebe çaldığında kişi olmaktan oldukca bireycilik ya da bencillik sularına dalınmış olunur.

Bunu somutlaştıralım. Pedagojik olarak kendini yenileyecek ve yeterliliğini artıracak kitap almak, bu enflasyonist ortamda kâğıt maliyetlerinden dolayı pahalılaşmakta ve kitaplarla haşir-neşir eğitimci profilinden giderayak uzaklaşmaya yol açıyor.

Zira gelir durağan(durgun), kitaplar ya da genel olarak eğitim harcamaları enflasyonist ortamda bırakın sabitliği günlük-haftalık olarak fahiş bir halde artınca, eğitimci hem kısırlaşmakta ve hem de sosyalleşmesini azaltarak ilişkilerini dar(al)laştırıyor.

Öğretmenlerin saygınlığı, statüsü ve itibarı diye çokça dillendirilen sıfatların bir çok süre, ferdin kendisinden kaynaklı dinamikler kadar ekonomik kriz kaynaklı dinamiklerle de birleşince, kişilik sorunlarıyla malul bir kitlenin karşımıza çıkmış olduğu ya da çıkacağını söylemek abartı olmasa gerek.

Bu mesele, doktorlardan müteahhitlere kadar nerede ise tüm meslek gruplarını içine alan bir yapı arzettiğini ek olarak not olarak düşelim.   
 

aa.jpg

 

Ekonomik krizin veliler ve öğrencilere yansıması ise korkulu harcamalarla karşı karşıya kalmalarına yol açtıklarından, aslına bakarsak eğitimcilerde görülen benzer ruhsal gerilim ve durumlar, veliler ve öğrencilerde de görülüyor.

Zira kriz yapısal, derin ve kuşatıcı olduğundan her toplumsal kesimi ihata ediyor. Veliler bu ihatanın etkisiyle, harcamaları kısma bahasına kişilik bozukluklarına düçar oluyor; gelecek kaygısı zihnini devamlı meşgul ettiğinden kısırlaşıyor; kendini ve ailesini toplumsal meselelere karşı duyarsız hale iti(lebil)liyor.

Zira gündem ve konuşmaların ekseriyeti; yaşam pahalılığı, geçim sıkıntısı ve harcama kalemleri olunca, zihinsel ufuk da bundan payını almakta ve zihinsel körleşme başgösterip, insan kalitemiz maalesef giderek düşüveriyor.

Ara sıra haber sitelerinde görülen “mutluluk endeksi en yüksek ülkeler hangisi” ya da “refah düzeyi en yüksek ülkeler sıralaması hangileri” şeklindeki linklerin en oldukca okunanlar olması boşuna olmasa gerek.

Ekonomik kriz zannedildiği şeklinde cebi ve kasayı değil, hayalleri, umutları ve ruhsal dünyamızı da derinden, oldukca boyutlu bir halde etkilemekte ve bir çok süre bu etkileme ya önemsenmemekte ya da aşırı önemsenmekte kimi süre da tıbbı hastalıkların (depresyon, migren, ülser, kalp krizi şeklinde) giderilmesi için ilaç kullanımına daha gidilmeye yol açıyor.

Dolayısıyla olumsuzluklar, eşitsizlikler, adaletsizlikler hayatımızın her alanında kendini başgösteriyorsa, bunu izole edecek olanın “her işin başı eğitim” “eğitim oldukca önemlidir” şeklinde klişelerle savlamak mümkün mü acaba?

Zira ruhsal dünyamızdan bankadaki mevduat hesabımıza, hatta bir velilin çocuğuna kurşun kalemlerden Faber Castel mi, Fatih mi, Dolphin mi alıp alınmayacağını belirliyor ekonomik kriz.
 

aa1.jpg

 

Burada Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı ve eğitimci Abdulbaki Kıymet’in şu tespitini dile getirmek yerinde olacak:

Veli ve öğrenciler mezuniyet belgesi, iş, statü ile bağlantısı sebebiyle eğitime pozitif yönde şeyler yüklüyor ve eğitim üstünden bu tarz şeyleri bekliyorlar. Yaşam koşullarının getirmiş olduğu olumsuzlukların, imkânsızlıkların, eşitsizliklerin okul sistemi üstünden giderilmesini umuyorlar, bekliyorlar. Sadece işin aslı hakikaten bu şekilde mi, bu beklentinin gerçekliği mümkün mü, eşitsizliğin üretildiği bir yer mi okul yoksa tekrardan üretildiği bir yer mi?

Ticaretten okula, finanstan siyasete, medyadan dış politikaya kadar eşitsizliklerin ve adaletsizliklerin üretildiği odak yer, kapitalizmin bitmek bilmeyen iştahası ve bu iştahanın her seferinde gelip kendini tekrardan üretmesi, yine insanlığı krizle tanıştırması ve sonraki onyıllarda yılmadan ve yine olma bahasına krize düçar olup kendini yine yine tekrardan üretmesi şeklinde sürgit devam eden bir yapı bulunduğunu ileri sürmek ne hamasidir ne de şundan.

Zira insanlık, paracı modernleşmeyle zuhur etmiş olduğu dönemden beri bir tek seçkin bir azınlığı bir ihtimal mutlu(!) etti, lakin milyarlarca insanı; eğitimden gıdaya, siyasetten, barınmaya, enerjiden kültürel hayata kadar bir oldukca alanda krizlerle tanıştırıp, yoksullaştırdı, yoksunlaştırdı.

Eğitim de bu krizden yoksunlaşıyor ve maalesef düzeysizleşiyor. Bu düzeysizlik ya da kalite problemi, öteki gelişmekte olan ülkelerde olduğu şeklinde bizatihi Türk eğitim sisteminin de en mühim yapısal problemlerinden biri.

UNESCO yada UNICEF’in okula gidemeyen çocuk sayısına bakıldığında bu gerçeklik, kapitalizmin ve onun ürettiği ekonomik krizlerin bırakın gölgede kaldığını, meselenin merkezinde yer aldığını belirgin bir halde gösteriyor.

UNESCO 264 Milyon, UNICEF ise 303 milyon çocuğun okula gidemediğini ya da eğitimden yoksun olduğu verisini kendi resmi web sitelerinde yer verdiğine bakılırsa, gayri resmi rakamı varın siz düşünün artık.

Zira sahadaki gerçeklik, bir çok süre istatistiklere giremeyecek kadar büyük ve yakıcı.

Ekonomik kriz ve enflasyonist ortamların yaşamın tüm alanlarını kapsayan yoksulluk, adaletsizlik ve eşitsizlik görünürlüğünün gene yaşamın tüm aktörlerini sarıp sarmaladığını söylemek şundan değil yadsınamaz bir gerçeklik.

Bu gerçeklik eğitim sektöründe, talebe ve velilerden eğitimci ve hizmetliye kadar birçok kesimin itibarını, statüsünü, gelirini, psikolojisini, neşesini, konuşmalarını, davranışlarını, umutlarını ve geleceğini ya çalıyor ya kısırlaştırıyor ya da en azından negatif etkiliyor.

Dolayısıyla ekonomik krizler, kimi zaman eğitimin gölgesinde, bir çok süre da gölgede değil yakıcı sıcakta kavuruyorve milyarlarca insanı kara kara düşündürüyor.

 

 

*Bu makalede yer edinen fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

mersin escort antalya escort bursa escort antalya escort istanbul evden eve nakliyat fethiye escort escort bayan