• Cts. Eki 1st, 2022

Muvahhidden evrensele: Atasoy Müftüoğlu (1)

Byadmin

Eyl 21, 2022

Ertuğrul Varlıklı’in Atasoy Müftüoğlu’nun düşüncesinin evrilişlerini incelemiş olduğu “Muvahhidden Evrensele Bir Düşüncenin Kritiği” alt başlıklı kitabı, bir açıdan da 1970 sonrası İslamcılığını irdelemekte.

“Firak”tan “Geleceği Özgürleştirmek”e doğru giden bu süreç, “güncele entelektüel müdahalede bulunma cehdi” olarak tanımlanmakta.

“Büyük Doğu”dan başlayarak günümüze gelinceye dek İslamcılığın mühim dergilerinde yazan Müftüoğlu, bu süreçte yerelden evrensele doğru giden bir seyir de izlemekte.

“Büyük Doğu”nun mahalli, Doğucu ve devletçi bakışından giderek uzaklaşacak olan Müftüoğlu, muvahhid, devrimci ve toplumcu bir kamusal düşünürlüğün yolunu açacaktır. 

İran Devrimini büyük bir coşkuyla karşılayan Müftüoğlu’nun luğu, 12 Eylül’le beraber kesilse de, düşüncesini bu devrimci coşkuyu ayakta tutmanın imkânları üstünde yoğunlaştırır.

Zira 12 Eylül rejimi, İran Devriminin coşkusunu ve “Millî Görüş” çizgisinin görece ümmetçi bakışını milliyetçi bir yerellikle ve tarikatların sisteme uyarlanmış dindarlığıyla kesmeye çalışacaktır.

Siyasa dışı kalmanın da siyasallaştırıldığı bu süreç, padişahlıktan beri mahalli kodlara dönüştürülmüş bir içgüdünün daha da pekiştirilme çabası, doğrusu devlet terbiyesinden geçirilmiş bir dindarlığın tedrisidir.

Bununla uyarlı bir başka sürüm ise Fetullahçılığın ABD güdümlü düzmece evrenselciliğidir.

Daha rüşeym halindeki İslamcılığın gelişimini kesintiye uğratan 12 Eylül süreci, bununla beraber da bir özeleştiri fırsatını sağlar.

Bu süreçte zuhur eden Özalcılıkla mesafesini en başta belirleyen Müftüoğlu, ABD denetiminde olan mezhepçi ve kabileci Afgan Cihadını bayraklaştırması ve tarikatçı sapması sebebiyle Mavera dergisiyle de mesafelenir.

Askeri darbeler, olağan yollarla kendisini yenileyemediği için her on yılda bir toplumsal kriz yaşayan Türkiye toplumunun kendisini bu yolla bir”tehlikeli sonuç”ten geçirerek görece yenilendiği süreçlerdir.

Bu krizler büyük seviyede küresel güçlerin baskılarından ve küreselliğe bir uyarlanma çabasından da kaynaklanmakta; cemiyet adeta küresel güçlere bir uyum sürecine alınmaktadır.

Müftüoğlu, 12 Eylül’deki bu toplumsal dönüşüm sürecinin millî dindarlığını, ümmetçi bir muvahhidlikle cevaplar.

Toplumun modernleşmeye ve küreselleşmeye tâbi tutulduğu bu süreç karşısındaki tutumu, “ne Doğu ne Batı” diyen devrimci ve tevhidi bir duruştur.
 

0001989098001-1.jpg

Ertuğrul Varlıklı, tüm devrimci ve yenilikçi çabasına karşı, Müftüoğlu’nu düşüncesini yeterince, doğrusu ideolojik mantığının sınırına, ütopik bir tutuma ulaşıncaya dek zorlamamakla eleştirir.

Oysa ütopyacılık, gerçeklikten kopuk bir düşsellik, Kuran’ın “ümniyye” olarak tanımladığı bir hakikate aykırılık ve hatta hakikati ikameye çalışan bir sapma olarak da temayüz eder.

İdeoloji en azından olumsaldır ve değişik imkânlara işaret edebilir. Dünyevileşmenin bayağılığı karşısında ise İslamcılığın ütopizme değil gerçekçiliğe, yerelliğe değil yerliliğe, uyuma değil devrimciliğe ihtiyacı vardır.

Fakat bu sırada devrimci bir evrensellik olarak ortaya çıkan İran Devrimi de giderek yerelliğe, Şiiliğin mezhepçiliğine ve İran ulusalcılığının çıkarlarına boyun eğecektir.

Bu durumda ise yapılacak olan, devrimci cemaati “politik bir cemaat” olarak inşa etmektir. Fakat bu “politiklik”, güncel siyasetin çekişmeleri kadar ütopizmin gerçeklikten kopukluğuna karşı da teyakkuz halinde olabilmelidir.

Siyasetin olağana uyum stratejisini benimsemek, sonuçta Muaviye’nin fırsatçılığını alkışlamak şeklinde bir anlama da gelecek, buna muhalif ütopizm ise Hariciliğin terörüyle sonuçlanabilecektir. Ki benzer problemler Fransız ve Rus devrimlerinde de yaşanmıştır.  

Müslümanların “reelpolitik” ile “ütopizm” arasındaki kararsızlıklarını bir itidale ulaştıracak olan ise özerk aydınlar kadar siyasal bir cemaatin de varlığıdır.

İslam’ın siyasallaşmasının sorunluluğu ortada olsa bile, İslam’ın siyasetini ortaya koymak, siyasetten ilkin etik bir sorumluluktur.

Oysa mevcut cemaatler, tarikatlar yada Nurculuk şeklinde akımlar, siyasetten uzak durmayı savundukları halde, arka kapı siyaseti şeklinde çıkarlarına uygun fakat riske de girmeyen bir yol izlemektedir.

Bu sırada İran Devrimi, İslamcılığın ufkunda bir muştu şeklinde belirse ve siyasal bir örneklik yapsa da hatalardan münezzeh değildir.

Devrimin bilhassa de Şiilikle itham edilerek Sünni bir kuşatma ile karşılanması, İran’ı daha da Şiileşmeye ve hata hayata geçirmeye zorlayan bir tıkanma noktasıdır.

Tüm bu güncel sorunları bir yana, devrim her şeyden ilkin tarihsel bir vakadır ve Foucault şeklinde bir düşünürü bile kendisine çeken, Badiou’cu bir deyişle istisnai bir “vaka”dır.

Dolayısıyla da yanı başındakilerin, hele ki görevli bir aydının bu vakaya bigâne kalması normal olarak ki düşünülemezdi.

1980 sonrası, bilhassa de MSP’nin kapatılmış olduğu o üç senelik siyasal kesinti, İslamcı hareketlerin en hararetli okuma, münakaşa ve arayış yıllarıdır.

Devrim, demokrasi, hareket, örgütlenme ve bilhassa de siyasete dair tartışmalar, bununla beraber birçok savrulmalara da yol açacaktı.

Bir taraftan gizli saklı ve açık örgütlenme modelleri, demokratik yada otoriter siyasetler, Batıcı yada Doğucu modernleşme biçimleri tartışılırken, öte taraftan Refah Partisi’nin kurulması ve Girişim dergisinin yayımlanmaya başlaması da bu tartışmaları daha bir çeşitlendirecekti.

Müftüoğlu devrimi desteklemeyi sürdürürken, Müslümanlığını ciddiye alanları ortak bir dile, düşünceye ve siyasal bir cemaate taşıyabilmenin kaygısını da gütmektedir.

Sadece bu konudaki sorumluluğu yalnız ona ilişkin olmayan başarısızlığı onu kamusal ve eleştirel bir düşünürlüğe doğru zorlayacaktır.

Tevhidi bir bilince doğru çağrısı, günlük yaşamın meşgaleleri kadar cari siyasallığın, doğrusu devrime karşı partili bir mücadeleyi öne çıkaran güçlerin pragmatizmi tarafınca kesilmektedir. Üstelik Erbakan kadar Özal da bir çekim merkezidir.

Fiilen sürdürülen partili siyasetin ise kuramsal bir çerçevesi yoktur ve buna dair ilk adımlar, Ali Bulaç öncülüğünde piyasaya çıkan Yeni Zemin dergisi tarafınca atılacaktır. Sadece Müftüoğlu düşüncesini devrim merkezli bir çıpada durağan(durgun) tutmaktadır. 

Devrim, Müslümanların uzun süreden beri gerçekleştirebildikleri ve öneminin pek de bilincinde olmadıkları evrensel bir vakaydı ve ne yeterince tartışılmış ne de anlaşılmıştı.

Yeni Zemin ise Medine Vesikası’nın çoğulcu ve demokratik bir siyasete kapı aralayan bir yorumunu, devrime alternatif olacak bir söylemi münakaşaya açmıştı.

Doğal olarak bu, yeraltında olan cemaat ve hatta teşkilat çalışmalarını da alenileştirmeye bir çağrıydı. Dolayısıyla da İslami Hareketi sivil, devlet yerine cemiyet merkezli, çoğulcu bir söyleme çağrı etmekteydi.

Bu, bir açıdan da “liberal demokrasiye karşı İslami demokrasi” önerisiydi. Buna gore dinî cemaatler, “bireyle devlet içinde ara bir kategori”ydi.

Bu ara kategori ise sivil olmasıyla birlikte kendiliğinden bir siyasal oluşumdu. Mevcut cemaatler siyasetten hiçbir süre uzak durmasalar da, bu ilgilerini kuramsal mülahazalar yerine pragmatik çıkarlar doğrultusunda sürdürmekteydiler. 

Medine Vesikası‘nın çoğulcu ve katılımcı bir siyasete uyarlı yorumu bununla beraber devrimci bir modele koşut “sivil” bir modelin mümkünlüğünü savunmakta ve İran’la Türkiye arasındaki tarihsel rekabette devrime alternatif olarak demokrasiyi sunmaktaydı.

Bu model, “İdeolocya Örgüsü” şeklinde “toplumu yukarıdan aşağıya doğru İslamileştirmeyi amaçlamadığı şeklinde, İslam dışı cemaatlerin de özerkliği ve katılımına dayalı çoğulcu bir modeldi”.

Sonuçta İslami ilkelerden vazgeçilmemekte sadece farklı olan şeylerle beraber bir arada hayata devam etmenin sertlik dışı yolları araştırılmaktaydı.

Bunu sağlayacak olan ise İslami cemaatlerin de dahil olabildiği müzakerelere dayanan bir siyasallıktı. 

Müftüoğlu bu yoruma karşı çıkacaktı: “İslam’ın kendine özgü bir mantığı vardı” ve bu tavsiye bu mantığı görmezlikten gelmekteydi.

Zira İslam’ın siyaseti “katılımcı değil, Tanrı adına Müslümanların koşulsuz başat olduğu bir devlet modelini savunur… Yaşadığımız dönemin sorunlarını ve dilini anlamaya çalışsa da bu dile ve sorunlara teslim olması imkansız”dı.

Kendi yolunu cari siyasal anlayışlarla ısrarla mesafelendiren “Müftüoğlu’nun tüm bu güncel tartışmaları ve gündelik gelişimleri anlam şemasına sokacak kuramsal inşalara karşı tavrı müstağniliktir.”

Bu ise bir “kayıtsızlık olmasa da bir tür azade olma hali”dir. Bu yüzden Müslümanların önüne adeta bir ümit olarak sürülen Refah Partisi’ne karşı da mesafelenerek, “partiyi devrimci değil statükocu olarak nitelemiş”tir.

Müftüoğlu’na gore, “Türkiye’de ve İslam dünyasında İslami hareketler ve partiler, siyasal güçleri eyleme geçirme kabiliyeti kazanamamış hareketler ve partilerdir. Bu hareketler her defasında başarısızlıklarını ve yetersizliklerini dış güçlere bağlama kolaycılığını ve yanlışlığını seçmişlerdir.”

Batı ile karşı(t)laşma sürecinde edinilen ve neredeyse bir varoluş hali olarak tezahür eden bu karmaşa, kullanılışlığına karşı bilhassa de Millî Savaşım süreciyle birlikte toplumsal zihni ketleyen travmatik bir etkene dönüşmüştür. 

İran İslam Devrimi ise İslami düşünceye anlambilimsel bir müdahalede bulunarak ve İslamcıların entelektüel izleğini derinleştirerek, bu tartışmaların seyrini yerelden evrensele doğru değiştirecektir.  

Dolayısıyla da bu açıdan hemen hemen Sırat-ı Müstakim çizgisini bile yakalayamamış olan Necip Fazıl ve Sezai Karakoç’un izleğindeki cari İslamcılığın düşünce dünyasının kapalılığı ve kısıtlılığı yerini devrimci bir dile ve düşünceye bırakacaktır.

Doğal olarak bunda İran Devriminin tesirleri kadar, “yeşil dönem” baskısını zayıflatan Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağılmasının da oranı vardır. 

Gerçi İran Devrimi de giderek kendisine bağlanan umutlardan uzaklaşmakta, orada da cevaplandırılamayan sorular birikmektedir.

Dolayısıyla da Müftüoğlu’nun, başlangıçtan beri izlediği “şuur, devrim, muvahhid” istikameti de sarsıntıya uğrayacak ve “devrimci politik çizgiden kamusal entelektüelliğe dönüşmeye başlayacaktır.”

“Kültürelin siyasalın, bilincin ise devrimin önüne” alınacağı bu süreçte, genel bir kriz durumunun tesirleri de gözlenmektedir.

Ertuğrul Varlıklı’in ifadesiyle;

İmdi muvahhidden doğrusu politik cemaatten vazgeçiliyorsa İslamcı entelektüelden ne yapması beklenecek? Yeni şartlar altında Müftüoğlu İslamcı entelektüeli kamusallaştıracak, kamuya hitap eden bir sese dönüştürecektir.

Dolayısıyla gerek Medine Vesikası tartışmaları sürecinde ve gerekse ortaya çıkan yeni şartlar içinde Müftüoğlu da kendi konumunda ve dilinde düzeltimlere gider.

Fakat düşünsel konformizm kadar kibre de kapılmaz. Duruşunu değiştirse de istikametini bozmaz.

Devam edecek…

 

 

*Bu makalede yer edinen fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

mersin escort antalya escort bursa escort antalya escort istanbul evden eve nakliyat fethiye escort escort bayan